HZ MUSA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HZ MUSA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2010 Cuma

HZ MUSA VE KARUN




ALLAH( cc)'ın rahmeti bereketi ve mağfireti tüm müslümanların üzerine olsunsalat ve selam alemlerin efendisi peygamber efendimiz HZ MUHAMMED MUSTAFA (sav)'in


onun ehli beytinin ve ashabının üzerine olsunaminşimdi musa as ile karun arasındaki kıssayı elimiz ve dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışacağım inşaallah


Karun ve musa as akrabadırbu devamlı musa as ile beraber dolaşırdostu peygamber olduğu için Karun dört dörtlük müslüman görüntüsündedir ALLAH(CC)


musa as bütün ilimleri öğretmiştirbunlara simya ilmide dahildirsimya; dokunduğu her şeyi altın yapabilme ilmidirkarun bu ilmi musa as dan öğrendiöyleki dokunduğu her şeyi altın yapmaya başladıtabi bu kadar dünyalığa meyledince dinden uzaklaştıkul olduğunu unuttuserveti gün geçtikçe arttı


hazinelerinin anahtarları 40 deve yükü idimusa as karuna nasihat verdiysede dinlemedi gizliden gizliye musa as düşmanlık duymaya başladıve yüce yaratıcıdan emir gelmeye başladıçünkü haddi iyice aşmıştı


artık musa as bir gün bile görmeğe tahammül edemiyordumusa as nasıl rezil edebilirim diye çok sinsi bir plan yaptıo kadar zengindiki istediğini yaptırmaya sahiptibu plan şöyleydi;o civarda oturan zinakar bir kadın vardıbu kadın musa as kalabalık bir yerde gördüğü zaman hemen bağırmaya başlayacak ve musa as kendisiyle yattığını söyleyecektibunu yaptığı taktirde kendisini altına boğacağını söyledi


ve nitekim öylede oldu musa as kalabalık içinde dolaşırken zinakar kadın birden bağırmaya başladışu kendisinin peygamber olduğunu söyleyen adam varya yalancıdır o benimle zina yaptı sahtekarın biridirbu sözler karşısında musa as utancından kıpkırmızı olur ve çok sinirlenir kadına dönerek derki ;yüce yaratan ALLAH aşkına doğruyu söyle sen benimle zina yaptın mı?



herkes merakla kadına bakar kadında yaptığından pişman olup söyle dedi;yemin olsun ki musa as ile zina yapmadım benim böyle demem için karunla anlaşma yaptımher şeyi karun planladıkarunda o arada halkın içindeydimusa as ALLAH'a şöyle yalvardı


ya rabbi senin peygamberine iftira atan ve haddi aşan bu adamı sana havale ediyorumo esnada yer sarsılmaya başladı ve birden karun yere gömülmeye başladı ve tabi bütün altınları malı mülküdeşaşan ve haddi aşan karun helak olup yerin dibini boyladıişte ibretlik bir olay RABBİM bizleridi şaşırtmasınAMİN

11 Ağustos 2010 Çarşamba

HZ MUSA VE FAKIR




Musa Aleyhisselam bir fakiri görür, fakir giyeceği olmadığı için kumun içine girmiştir.Fakir:- Ya Musa, bana dua et.


Cenab-ı Hak ban yetişecek kadar dünyalık versin, yoksulluk beni tüketti.Musa Aleyhisselam dua eder, Hak Teala fakire dünyalık verir.Bir müddet sonra Musa Aleyhisselam bir kalabalık görür, ne oluyor diye yaklaştığında, o fakirin kalabalığın ortasında olduğunu görür ve sorar.


- Bu ne haldir, ne oluyor burada?


- Bu adam şarap içmiş, kavga etmiş, kavga ettiği adamı da öldürmüş, şimdi ona kısas uygulanacak.Musa Alayhisselam bunun üzerine, Allah'ın adaletine bir kere daha iman ve bu cüretinden dolayı tovbe eder ve şu ayeti okur:


"Eğer Cenab-ı Hakk kullarına rızkı lüzumundan fazla verseydi, yeryüzünde ne azgınlıklar yaparlardı"Allah herkese layık olduğu şeyi vermiştir.
Öküzdeki iki boynuz eğer eşekte olsaydı, kimseyi yanına sokmazdı.Bazı acizler olur ki kuvvet kazanır kazanmaz, kalkar acizlerin elini büker.

HZ MUSA VE COBAN




Hz. Mûsa bir gün giderken bir çobana rastladı. Çoban hafif yüksek sesle şu şekilde kendi kendine konuşuyordu:






-Ey kerem sâhibi olan Tanrım, neredesin ki sana kul kurban olayım. Çarığını dikeyim, saçını tarayayım. Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım. Yüce Rabbim sana taze süt ikram edeyim. Bütün keçilerim sana kurban olsun, deyip duruyordu.
Hz. Mûsa sordu:
-Kiminle konuşuyorsun? dedi.
Çoban: “Yeri göğü yaratan Allah’ımla konuşuyorum” dedi.
Mûsa çobanı azarladı:
Yaptıkların yanlıştır! Allah haşa insan mıdır k!. O’na bu şekilde hitap etmek doğru değildir! dedi.
Çobanın dünyası yıkılmıştı. Ne yapacağını bilemeden başını alıp gitti, çöllere doğru koşmaya başladı.

Biraz sonra Hz. Mûsa’ya Cenab-ı Hak’tan şöyle bir hitap geldi:


-Ey Mûsa senin görevin insanları benden uzaklaştırmak mı yoksa bana yaklaştırmak mı? Neden o saf kulumuzu bizden ayırdın? Biz söze, dile bakmayız; gönüle ve hâle bakarız!” diyordu.


Hz. Mûsa çölün yolunu tutarak çobanı buldu ve müjdeyi verdi. Dilediği gibi Rabbine seslenebileceğini bildirdi. (Bk. Mesnevî, C. II, beyit: 1720 vd. )


AÇIKLAMA:
Müslümanlıkta Allah telâkkisinin nasıl olduğu sorusu farklı ifâdelerle cevap bulur. İnsan-Allah ilişkileri bir bakıma buna göre şekillenir. Allah nasıl bir varlıktır? O, her şeyden yüce, ötelerde, erişilmez bir varlık mıdır? Yoksa yanımızda, yakınımızda, hattâ içimizde midir? Kur’an-ı Kerim’de bu her iki anlayışa uygun âyetler vardır. Bunlardan birincisine “tenzîhî”, ikincisine “teşbîhî” görüş denir.








Tenzihçi anlayışa göre Allah müteâl (aşkın) bir varlıktır. Mekândan münezzehtir. O, hatırımıza gelebilecek her şeyden başkadır. Şu âyetler bu görüşü destekler: 'Leyse kemislihî şey’ “O’nun benzeri yoktur” (Şûrâ, 44/11).
'Velem yekün lehü küfüven ehad', “Hiçbir şey O’na denk değildir” (İhlâs 112/4).
Teşbihî bakış açısı ise bize daha yakın, bizimle daha içli dışlı bir Allah tasviri sergiler. O, her yerdedir, bizimle berâberdir.






Hadid suresi 4. Âyette 've hüve meaküm eynema küntüm',
“Nerede olursanız olun O sizinle berâberdir” buyrulur.
Ayrıca “Ey Muhanmmed, kullarım beni sorarlarsa bilsinler ki, ben şüphesiz onlara çok yakınım” (Bakara, 2/186) buyrulur.
Allah’ın insana “şah damarından daha yakın” olduğu ifâde edilir (Kaf, 50/16). Ayette şöyle denir:
'Fe eynemâ tüvellû fe semme vechullah', “Nereye dönerseniz Allah oradadır.” (Bakara, 2/115) denir.
Gönül adamları daha çok ikinci anlayışa yakın olmuşlardır. Onlar teneffüs ettikleri havada, kokladıkları çiçekte, içinde dolaştıkları tabiatta hep Allah’ın bir biçimde tecellîlerini görmüşlerdir. Bu durum Allah’la içili dışlı ve barışık olmayı doğurur. O’nu daima yanında, içinde hissetmeyi sağlar. Meselâ Yûnus Emre ve onun gibi düşünenler bu duygularla dolup taşmaktadır, o şöyle der:
“Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni / Seherlerde kuşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni.”
Böyle bir anlayış aynı zamanda Allah’a karşı saygılı olmayı gerektirir. Çünkü O uludur, yücedir.
Bu berâberlik ahlâklı davranmayı doğuracaktır. Her yerde ve her şeyde Allah’ın bir eserini, bir tecellîsini gören insan, Allah’a olan sevgi ve saygısından dolayı, eşyaya ve varlıklara da sevgi ve şefkatle yaklaşacaktır.









Aynı zamanda edepli ve ahlâklı davranacaktır. Bazı büyük zatların, ayaklarını uzatıp sere serpe oturmaktan kaçındıkları hikâye edilir. Bunu, Allah’ın huzûrunda bulunmanın bilinciyle yaptıkları söylenir. Bütün bunlar elbette saygıdeğer davranışlardır.
Bir de coşkun taşkın ruh haline sâhip olanlar vardır. Onlar bazen zâhir ölçüleri kaçırabilirler. Ama içlerinde taşıdıkları sonsuz aşk ve muhabbet dolayısıyla onların ufak tefek kusurlarına bakılmaz. Nitekim bizim kültürümüzde sıradan meczuplara bile saygı duyulur. Onların gönülleri hoş tutulmak istenir.







Hikâyedeki çoban gibi Allah’ın muhabbetiyle dolup taşanlar, cezbeleri dolayısıyla âdetâ mecnun gibidirler. Harap bir köyden vergi alınmadığı gibi, Hak meczûbundan da öyle inceden inceye dînî gereklere uyması beklenmez. Onlar hatalı konuşsalar bile hoş görülmelidir. Şehîdin cesedi kanlı da olsa yıkanmaz. Çobanın bu yanlışı yüzlerce doğrudan yeğdir. Kâbe’nin içinde kıbleye dönüş söz konusu olmaz.






Din insan içindir. İnsanın hem aklı hem de rûhu ve duyguları vardır. Dînin de hem dış çerçevesi, zâhiri yâni bir takım hüküm ve kuralları; hem de iç yüzü, bâtını, vecd ve zevk yönü bulunmaktadır. Bunlardan zâhirî kısmına kısaca "şerîat" denir. Bu mânâsıyla şerîat bir bakıma akla hitab etmektedir; belli sınırları, kaideleri vardır.





Aklî ölçüler içinde kalındığı müddetçe bir problem çıkmaz. Fakat rûhî yön ve duygular söz konusu olduğu zaman durum değişir. “Hakîkat” denen bu sonuncular daha ziyâde dînin bâtınî cephesi ve zevk tarafıyla ilgilenir.
İnsanda aklî yön ne kadar ölçülü ve kuralcı ise, rûhî ve mânevî yön o kadar coşkuludur, sınırsız ufuklara doğru kanat açmak ister. Ne var ki, bu iki yön arasında imkân nisbetinde bir denge kurmaya çalışmak gerekir.
Kaynak: www.semazen.net